Dünya_önderi_Atatürk

Dünya Önderi Atatürk

Türk Tarihi Yayınlayan:

Önder… İnsanoğlu geçmişten bugüne siyasi bir hayvan olduğu için her zaman teşkilatlı bir şekilde yaşamaya mecburdur. Her teşkilatın da bir önderi olmak zorundadır.

‘‘Önder yoksa mücadele yoktur.’’ Osman Pamukoğlu

‘‘Arslan köpeklere baş olursa, köpeklerin her biri karşısındakilere arslan kesilir. Eğer arslanlara köpek baş olursa, o arslanların hepsi köpek gibi olur.’’ Yusuf Has Hacip

İlk önce klanlar halinde insanoğlu teşkilatlandı, klanlar; kabilelere, kabileler; aşiretlere, aşiretler; hanedanlıklara, hanedanlıklar; imparatorluklara ve imparatorluklar, ulus-devletlere dönüştü. Orhun Yazıtları’nda ise Türk aile yapısı şu şekilde belirtilmiştir. Oğuş(Aile)lar birleşerek Urug’u,  Urug(Aileler Birliği – Sülale) birleşerek Boy’u oluşturur. Boylar(Uruglar Birliği) birleşerek Bodun – Budun(Boylar Birliği), Budunlar birleştiğinde, İl (Devlet) meydana gelir.

Birçok yerde, özel şirketlerde, bilimyurtlarında, konferanslarda, bilgi şölenlerinde önderin nasıl olması gerektiği konuşuluyor, önderin taşıması gereken özelliklerden bahsediliyor, önderin taşıması gereken 40 özellik yok efendim önderin taşıması gereken 22 özellik, bunların hepsi boş, palavra! Bu, işi ticarete döken ileri akıllıların oyunlarından başka bir şey değil. Önderin dört temel özelliği vardır; en başta önder cesur olmalıdır, o cesareti ile çevresindeki kişilerden farklı olduğunu onlara hissettirmelidir, özgüvenli olmalıdır; kendine güvenmeyen, bir iş için adım atmaktan çekinen birinden önder falan olmaz. Zeki olmalıdır; zekâsı ile insanlara yol göstermeli ve öngörüsü ile olayları önceden sezebilmeli ve ona göre hareket ederek her zaman diğerlerinden bir adım önde olmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün insanlara nasıl söz geçirdiğini, onları nasıl ikna edici bir zekaya sahip olduğunu, cesaretiyle Türk asker ve subaylarını peşinden nasıl sürüklediğini ve savaş meydanlarından dünya ve Türk tarihini nasıl değiştirdiğini, siyasi olayları olağanüstü öngörüsüyle -bugün hâlâ şaşırdığımız- nasıl bildiğini ve bence en önemlisi kendisi olan özgüveniyle Türk ulusuna muasır medeniyetler seviyesinin üstüne nasıl çıkardığını size anlatmaya çalışacağım.

Çocukluğu ve Gençliği

Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi ve babası da 7 göbek Türk oğlu Türktür. Annesi Zübeyde Hanım’ın anlatışına göre 4 Ocak 1881’de doğmuştur. “Zübeyde Hanım, damarlarında ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hala Toros dağlarında özgür yaşamlarını sürdüren sarışın Yörüklerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı.” Babası ise Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lakabıyla tanınan Ahmet Efendi’nin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Aile, 1830 dolaylarında Selanik’e geldi.

‘‘Çocukluğuma ilişkin ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesiyle ilgilidir. Bundan dolayı annemle babam arasında aşırı bir mücadele vardı. Annem ilahilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrük Dairesinde memur olan babam o zaman yeni açılan Şemsi Efendi Okuluna devam etmem ve yeni yöntem üzerine okumamdan yanaydı.

Sonunda babam işi ustaca bir biçimde çözümledi. Öncelikle alışılmış törenle mahalle okuluna başladım.

Böylece annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım. Şemsi Efendi Okuluna yazıldım.

Az zaman sonra babam öldü. Annemle birlikte dayımın yanına yerleştik. Dayım köy hayatı yaşıyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana görevler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca görev tarla bekçiliği idi. Kardeşimle birlikte bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının öteki işlerine de karışıyordum.’’ (Mustafa Kemal Paşa, 10 Ocak 1922’de Vakit Gazetesi’nde yayımlanan, Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin (Yalman)’a verdiği mülakatında kendi hayatını anlatmıştır.)

Sonraları okula tekrar yazıldı Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne bir süre devam etti ama bu sefer de Kaymak Hafız adındaki bir hocanın, kendisinin bir arkadaşıyla kavga etmesi üzerine onu bütün vücudunu kan içinde bırakıncaya kadar dövmesi üzerine, okulu bırakmaya karar verdi.

Komşusu Binbaşı Kadir Bey’in oğlu askerî okula gidiyordu, onun kıyafetlerine çok özenen Mustafa, annesi Zübeyde Hanım’a askerî okula yazılmak istediğini söyledi, annesinin buna karşı çıktığını görünce, annesine sezdirmeden askerî rüştiye sınavlarına girdi ve kazandı, Mustafa’nın hayatı artık tamamen değişecekti, sadece onun değil artık tüm Osmanlı’nın belki de dünyanın kaderi böyle değişmişti.

Askerî üniformayı çok sevdi, yıllar boyunca o üniformanın verdiği sorumluluğu omzunda gururla taşıdı, zamanı geldiğin ise çıkarttı ve bir daha giymedi. Burada ne demek istediğimi yazının ilerleyen kısmında göreceksiniz.

Mustafa’nın, Mustafa Kemal olması ise askerî rüştiyedeki matematik hocası Yüzbaşı Mustafa Efendi sayesinde olmuş ona Kemal ismini vermiştir. Mustafa Kemal’in en sevdiği ve en başarılı olduğu ders her zaman matematik olmuştur. Fransızcada ise geri kalmış, Fransızcasını ilerletmek için bir çare düşünmeye başlamıştır.

Manastır’daki askerî lisede öğretim hayatını devam ettiren Mustafa Kemal, burada ileride büyük bir hatip olacak olan Ömer Naci ile tanışır, onunla birlikte edebiyata, şiire merak salar. Bu sayede, ‘‘duygularımın babası’’ dediği Namık Kemal’i tanır. Kitabet hocası Mehmet Asım Bey tarafından ise Mustafa Kemal şu şekilde uyarılır: ‘‘Bak oğlum Mustafa, şiiri falan bırak bu iş senin iyi bir asker olmana mâni olur, diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naciye bakma, o hayalperest bir çocuk, ileride belki iyi bir şair olabilir veya hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde başarılı olamaz.’’

Fransızcasını geliştirmek için yazları, Selanik’te bulunan College des Freres de la Salle’in özel kurslarına devam etti. Mustafa Kemal, 1898 yılında, bütün derslerinden tam not alarak 54 kişilik sınıfta 2. sırada askerî idadiyi bitirdi.

13 Mart 1899’da Harp Okulu’na başlayan Mustafa Kemal, burada 2 ay sonra Ali Fuat(Cebesoy) ile tanıştı. Mustafa Kemal, dedesi, babası ve abisi asker olan bu arkadaşıyla çok iyi anlaştı, onun iyi derecede bildiği Fransızcasından yararlanmak istediğini söyledi, Ali Fuat bunu memnuniyetle karşıladı. Mustafa Kemal, askerî idadiden geldiği için ve notları iyi olduğu için onu birinci sınıfın birinci kısım çavuşu yapmışlardı. Ali Fuat ise buraya İstanbul Moda’daki Sen Jozef Fransız Lisesi’nden sınavla gelmişti.

İlk parıltı…

Mustafa Kemal’in sıradan bir subay olmayacağını onda büyük bir cevherin gizli olduğunu, ilk gören Osman Nizami Paşa’dır. Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde otururken, Mustafa Kemal, Osman Nizami Paşa’yı büyük bir dikkat ve mahcubiyetle dinlerken ona şöyle hitap eder: ‘‘Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkan-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekan ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sende memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zeka emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.’’

Harp okulunda, ülkenin siyasetine de kafa yormaya başlayan genç Mustafa Kemal, derslerine de ağırlık veriyor, Fransızcasını da ilerletmek üzere Fransız bir bayandan ders alıyordu. Gizli bir şekilde gazete basıp dağıtan Mustafa Kemal o günleri şöyle dile getiriyordu: ‘‘Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik. Sınıf dâhilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.’’

Mustafa Kemal 10 Ocak 1902’de Harp Akademisi’nde Teğmen rütbesi ile öğrenim yaşamına başladı. Burada meşrutiyet fikri ve isyan ateşi içinde daha da büyüdü, bir an önce Selanik’e dönüp orada meşrutiyet ateşini yakarak padişahı tahttan indirmek istiyordu. Daha sonraki yıllarda yanında olacak Asım Gündüz ile de burada tanıştı.

Harp Akademisi’ni de 11 Ocak 1905’de beşincilikle bitiren Mustafa Kemal, Selanik’e dönmeyi umarken, kendisini bir jurnalcinin ihbar etmesiyle, askerî cezaevinde Taşkışla’da buldu; ya ordudan atılacak ya da sürgüne gönderilecekti.

5 Şubat 1905’de Şam’a, 30. Süvari Alayı’na staj yapmak üzere gönderildi yanında Harp Okulu’ndan arkadaşı Ali Fuat da vardı. Atama emrinde ‘‘Kolaylıkla memleketi olan Selanik’e gidemeyeceği bir yere atanması’’ kaydı düşülmüştü.

Şam’da ‘‘Vatan ve Hürriyet’’ isminde gizli bir cemiyet kuran Mustafa Kemal, bu cemiyeti yaymak için staj bahanesiyle Yafa, Beyrut ve Kudüs’e gidiyordu. Beyrut’taki şubenin başına Ali Fuat’ı geçirmişti. Sürgünde 3.5 yıl kalan Mustafa Kemal, Selanik’e Makedonya’ya geçmenin yollarını arıyordu.

Vatan ve Hürriyet’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne nasıl katıldığını ise kendisi şöyle anlatıyor: ‘‘Selanik’e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti’nin  Terakki ve İttihat adını aldığını duydum. Doktor Nazım Bey Paris’ten Selanik’e gelmiş. “Terakki ve İttihat Derneğinin tarihte yeri var. O ad altında çalışırsa daha iyi etki eder.” diye arkadaşları inandırmış. Dernek o isim altında çalışmayı sürdürdü. Resmî görevim, kurmay subaylar grubunda mareşallik emrinde idi. Ben bu durumda iken 1908 yılı geldi ve Meşrutiyet ilan edildi.’’

İttihatçı Mustafa Kemal

İttihat ve Terakki’nin birçok üyesinin asker olması, Mustafa Kemal’i rahatsız ediyordu, ona göre askerler siyasetin dışında kalmalıydı. İttihat Terakki yönetimi, seçimlerin yapılacağı zamanda bir muhalifin ayaklarına dolanmaması için onu Trablusgarp’a yolladı. Burada, ayaklanmaları bastıran Mustafa Kemal, düzeni yeniden tesis etti. Selanik’e dönen Mustafa Kemal bu sefer de 31 Mart Olayı’nda önemli bir rol oynayacak Selanik’ten yola çıkan ve Edirne’den bir birliğin daha katılması güçlenen askeri bir birliğin kurmay başkanı olacaktı. Bu olayı bastıran ordunun adını da Mustafa Kemal, ‘‘Hareket Ordusu’’ koyacaktı.

Olaylar bir iki küçük çatışma ile sınırlıdır, isyan bastırılır ve II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine V. Mehmet Reşat tahta getirilir. Hoca kılığında ajanlar, İslam dinini kullanarak Türk milletinin dini duygularını sömürmekte ve Türk milletini bölerek onu yok etmeyi çalışmakta olduğunu gören Mustafa Kemal, kişilere din ve vicdan özgürlüğünün getirilmesini fikri beyninde yer bulmuştur.

Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’nin ikinci kongresinde ordunun siyasetten ayrılmasını, ordunun siyasete katılması yüzünden ‘‘Osmanlı’nın dünkü uydurukları’’ 3 yıl sonra 1912’de Osmanlı’yı Balkanlar’dan kovduğunda ne kadar haklı olduğunu göreceğiz: ‘‘Ordu mensupları cemiyet içinde kaldıkça hem parti kuramayacağız hem de ordumuz olmayacaktır. Mensuplarının pek çoğu cemiyet üyesi olan III. Ordu günün manasıyla modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan cemiyette, millet bünyesinde kök salamamaktadır. Bunun için biran evvel cemiyetin muhtaç olduğu zabitleri veyahut cemiyette kalmak isteyen ordu mensuplarını istifa suretiyle ordudan çıkaralım ve bundan sonra zabitlerin ve ordu mensuplarının herhangi bir siyasî cemiyete girmelerine mâni olmak için kanunî hükümler koyalım.’’

Mustafa Kemal, dediği gibi kongreden sonra politikayla ilişkisini kesti ve Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanlığında Arnavutluk’ta çıkan isyanı bastırdı. Daha sonra orduyu temsilen, 1910 yılında Picardie Manevralarına katıldı. Burada, yabancı subaylar ve generaller ile tartıştı kendi fikirleri ile onları şaşırttı ve etkiledi. Yabancı subayların fes ile dalga geçmesini gördüğünde daha sonra bu serpuşun(başlığın) değiştirilmesi, modern bir serpuşun Türk’ün başında olması gerektiğini fark etti.

İlk Savaş Deneyimi…

1882’de Almanya ve Avusturya-Macaristan ile Üçlü İtilaf adında birleşen İtalya sömürge yarışında geri kalarak, bu konuda hırslanmış bir yerleri işgal ederek kendine pazar arayışında fırsat kullanmıştır. 1911 yılında Trablusgarp’a saldıran İtalya’ya karşı, ‘‘Gazeteci Mustafa Şerif’’ lakabıyla bu savaşa katılan Mustafa Kemal, kendisinden 10 kat güçlü bir ordu karşısında, elinde 2450 kişiden oluşan bir Türk birliği ve Arap bedeviler vardı. İtalya hava saldırısına bulunduğunda, Arap bedeviler başımıza taş yağıyor, kıyamet koptu diye evlerine doğru kaçmaya başlarlar. Buna rağmen, son İtalyan askeri bu topraklardan kovulana kadar, savaşacağına yemin etti. Mustafa Kemal, elindeki bedevileri askeri bir disiplinle eğiten ve gerilla taktikleriyle İtalyanlara baskın şeklindeki taarruzlarla İtalyanları şaşırttı ve kafalarını dahi dışına çıkaramadılar. Mustafa Kemal, bu başarıları ile Binbaşı rütbesine yükseldi.

Mustafa Kemal’in, en büyük aşkının vatan olduğunu çocukluk arkadaşı Salih Bozok’a yazdığı şu mektupta görüyoruz: ‘‘Biz vatana borçlu olduğumuz fedâkarlık derecelerini düşündükçe bugüne kadar yapılan hizmeti pek değersiz buluyoruz. Vicdanımızdan gelen bir ses bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe, gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe vazifemizi bitirmiş sayılamayacağımızı ihtar ediyor. Vatan mutlaka selamet bulacak millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin selamet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.’’

Bu ilk savaş deneyimde, gözünden yaralanmasına rağmen elinde çok az bir kuvvetle İtalyan kuvvetlerine direnirken, yukarıda bahsettiğim üzere Osmanlı’nın dün elinden çıkardığı vilayetleri birleşerek İstanbul’a yürümeye karar verdiler, Enver Bey ile askerin siyasete karışmaması gerektiği görüşü yüzünde araları açıktı buna rağmen Bingazi Umum Kumandanı Yarbay Enver Bey Harbiye Nezaretine 24 Ekim 1912 tarihli yazısında: ‘‘Mustafa Kemal’in, 18 Aralık 1911’de kendi arzusu ile orduya katıldığını, evvela Derne Şark Kolu Kumundanlığında, daha sonra Derne kumandanlığında bulunarak, fevkalade iyi idare ve iktidar gösterdiği gibi gözlerindeki rahatsızlığa rağmen, son zamanlara kadar başarılı hizmette bulunduğunu’’ rapor etti.

İngiltere, Fransa gibi büyük devletler, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’ın Osmanlı’ya savaş açması üzerine, ‘‘mevcut durumun değişmesine’’ izin vermeyeceklerini açıkladılar, onlar bile hasta adam dediği Osmanlı’nın bu savaşı kazanacağını düşünürken, Osmanlı dün elinde birer vilayet olan bu devletler karşısında büyük bir yenilgi  yaşadı. Bulgar orduları, İstanbul’un kapılarına dayandı.

3 Aralık 1912’de böyle bir ortamda ateşkes yapıldı. Yenilginin hesabını sormak için, iktidara geçmeyi planlayan İttihatçılar bir toplantı düzenlendi. Amaçları ihtilal yapıp hükümete el koymaktı, Mustafa Kemal ve Fethi(Okyar) Bey de bu toplantıya katıldı. Fethi Bey meşru bir parti olarak iktidara gelme gayretinde olalım düşüncesindedir. Toplantıya katılmayan Enver Paşa, Talat Bey’i ikna ederek, 23 Ocak 1913 günü Bâb-ı Âli Baskını ile hükümete el koyar, Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürülür, Sadrazam Kamil Paşa ise istifa ettirilir. Bu olay ile birlikte Mustafa Kemal ile Enver Paşa’nın arası daha da açılır. Çünkü o daha 1909’da Selanik’de yukarıda belirttiğimiz üzere, ordunun siyasetten ayrılması gerektiğini açık bir şekilde dile getirmişti.

Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal

Dünya’daki ilk top yekün savaş patlak verdiğinde ise, O, Çanakkale’de tüm dünya tarihini değiştirecek olanın makam, mevki ve paranın değil, inanç, zeka ve cesaretin olduğunu tüm dünyaya bildirecek, Türk ve Dünya tarihini değiştirecekti. Çanakkale’ye ilk önce dünyanın o zamana kadar gördüğü en güçlü donanmayla saldıran, 18 gemiden oluşan İngiliz-Fransız armadasıyl kolaylıkla boğazı geçip, 5 çayını İstanbul’da içeceklerini düşünürlerken, yenilmez denen armada, Yarbay Selahattin Adil Bey komutasındaki Türk topları tarafından susturuldu, 18 Mart 1915’de Nusret Mayın Gemisi’nin ilk kurbanı olan Bouvet 2 dakikadan daha hızlı bir şekilde 600 Fransız ile boğazın dibini gördü. Aynı yerde Inflexible, Ocean ve meşhur Queen Elizabeth de batırıldı.

25 Nisan 1915’de kara çıkarmasına karar veren Müttefikler, Gelibolu Yarımadasında beş ana nokta belirlediler, Seddülbahir ve Arıburnu bu beş ana noktayı birbirine bağlayacak olan iki kilit noktadır. Enver Paşa tarafından, bölgeye komutan olarak atanan Mareşal Liman Von Sanders Paşa, çıkarmanın Saroz körfezine yapılacağı düşüncesi ile 25 Nisan sabahı oraya keşfe gitmişti. Yarbay Mustafa Kemal ise çıkarmanın Arıburnu’na yapılacağını öngörüyordu, ihtiyat kuvveti olmasına rağmen emrindeki 19. Tümen ile ordu komutanının izni olmaksızın cepheye hareket etti. 8 bin kişilik bir Anzak birliği Arıburnu’na çıkarma yapmıştı. Bu tür çıkarmalarda ilk günü kimin zaferle kapatacağı çok önemlidir. Normandiya Çıkarması’nda eğer ilk gün Müttefik orduları sahilde tutulsaydı dünya tarihi değişecekti. İşleyen 40-50 kadar tüfek kalmışken, 10.30 sularında Türk hattı tam çökmek üzereyken, tüm hattın komutanlığını ele alan Mustafa Kemal, düşmana amansızca saldırdı. Yarbay Mustafa Kemal, dünya askeri tarihine geçecek olan o emrini orada vermiştir; ‘‘Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.’’

8 Ağustos gecesi Anafartalar Grup Komutanı olan Mustafa Kemal, 9 Ağustos’ta Anafartalar Grup Komutanı olarak Birinci Anafartalar Zaferi’ni kazandı. 10 Ağustos’ta ise daha ise düşmanın daha büyük bir kuvvetle Conkbayırı’na hücum edeceğini düşünen Mustafa Kemal, düşmandan daha önce oraya vararak, oradan düşmana taarruz etme düşüncesindeydi. Bunun için oraya vardığında tümen komutanına taarruz emri verdiğinde komutan şaşırır ve şöyle der: ‘‘İki günden beri devamlı surette taarruz ettikleri halde başarılı olunamadığını ve bu yüzden büyük kayıp vermiş bulunduklarını, iş yapamayacak ve perişan durumda olduklarını, yeni bir taarruz kalkışmanın neticesini vahim gördüklerini’’ belirtirler.

10 Ağustos sabahı, birliklerinin önüne geçerek, kendisinin verdiği emirle askerleri süngü hücumuna kaldırır. Tabanca ve tüfeklerdeki mermileri çıkartır, süngü taktırır, süngü hücumu ile düşmanı sessiz bir şekilde uykusunda yakalayarak bozguna uğratma düşüncesindedir. Düşüncesi olumlu bir şekilde sonuçlanır, düşman şaşırır, bozulur ve dağılır. Çok kayıp verdirilir ve bölge tamamen Türk kontrolüne geçer. Mustafa Kemal’in sağ göğsüne bir şarapnel parçasının isabet etmesi ve cep saati sayesinde kurtulması bu savaş sırasında olmuştur.

21 Ağustos’ta düşman 6 tümenle (70 bin kişi) Anafartalarda taarruza geçmiştir. Mustafa Kemal’in emrinde ise 2 tümen vardır, bir Türk tümeni de çok geridedir, o yetişene kadar düşman cepheyi yarabilir. Bunun üzerine Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal, elindeki süvari alayını kuvvetlerimizden üzerinden aşırtarak düşmana taarruz ettirerek düşmanı şaşırtır, gerekli olan zaman kazanarak gerideki Türk tümeni cepheye yetişir, düşman püskürtülür, zafer bizim olur.

10 Ağustos’ta gerçekleşen hadisenin öneminin, İngiliz Bahriye Nazırı ve II. Dünya Savaşı sırasında Başbakan olacak Winston Churchill şöyle diyor: ‘‘Mustafa Kemal 9 Ağustos’ta Anafartalar’da başaralı harekâtından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirdi. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etti. Türkler Conkbayırı’nı aştılar ve zaferin sonuna kadar da orada kaldılar. Bu başarı perdeyi kapatan olaydır.’’

Enver Paşa’nın Harekât Şube Müdürü olan İsmet Bey(İnönü) ise şu değerlendirmede bulunuyor: ‘‘Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız gibi parlamaya başlamıştır ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık imtihanını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde, her gün yeni bir muvaffakiyetle yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.’’

Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal Bey bu başarılarından sonra Paşa rütbesi verilmesi gerekiyordu. Harbiye Nezareti Muamelatı-ı Zatiye Dairesi gerekli işlemleri yaptı ve belgeleri Enver Paşa’ya sundu. O belgeler uzun süre bekledi, gerekli olan padişah iradesi de alınmadı. 1 Nisan’da hazırlanan belgeler, yedi ay sonra Ekim ayında, Mustafa Kemal’e Tuğgeneral olduğu tebliğ edildi. Çocukluk arkadaşı, Salih Bey’i(Bozok) kendisine yaver olarak seçti.

Kafkas cephesinde Diyarbakır’a ulaşan Mustafa Kemal burada Muş ve Bitlis’i geri aldı. Rusları durdu, bu sefer de İngilizler Bağdat’ı ele geçirdi. Bağdat’ı kurtarmak üzere yeni bir ordu kuruldu, orduya ‘‘Yıldırım Orduları Grubu’’ adı verildi ve başına Alman General Falkenhein getirildi, kendisi de bu grup içinde VII. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi.

Alman İmparatoru Kayzer Willhelm, 15 Ekim 1917’de Sultan Mehmet Reşat’ın davetlisi olarak İstanbul’a geldi. Siyasi nezaket gereği, Sultan Reşat’ın da Almanya’ya ziyareti gerekiyordu, padişah 73 yaşında ve hasta olduğu için yerine veliaht Sultan Vahdettin gönderilir ve heyete ünlü bir general Mustafa Kemal Paşa eklenir. Bu seyahat 22 gün sürer, Mustafa Kemal ünlü Alman generaller Hindenburg ve Ludendorff ile tanışır. Geleceğin padişahı ile 22 gün (15 Aralık 1917- 1 Ocak 1918) geçiren Mustafa Kemal, onunla ülkenin geleceği hakkında konuşur, onu uyarır hatta bir ordunun başına geçmesini, orduya vekil yerine kurmay başkanı atamasını bile tavsiye eder.

Daha sonra İstanbul’a döndüklerinde Mustafa Kemal Paşa, böbreklerinden rahatsızlandı, İstanbul’da bir ay boyunca yatağından çıkamayınca Viyana’ya tedavi için gitti daha sonra ise bir ay da burada sanatoryumda tedavi gördü, doktorların tavsiyesi üzerine Karlsbad’a geçti ve burada V. Mehmet Reşat’ın vefat ederek yerine, Almanya’da 3 hafta boyunca arkadaşlık ettiği Vahdettin, VI. Mehmet adıyla tahta geçerek padişah olduğunu öğrendi.

16 Ağustos 1918’de yapılan Cuma selamlığında, Vahdettin kendisini 7. Ordu Komutanlığı’na tayin ettiğini bildirdi. General Falkenhein’ın Kudüs’ü savunqmayıp, İngilizlere kaybetmesi üzerine, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na Çanakkale’den tanıdığı Liman von Sanders getirildi. Padişah, bu cephede Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü hizmetlerinden dolayı ve orduyu imha edilmekten kurtardığı için Mustafa Kemal Paşa’ya ‘‘fahrî yaverlik’’ unvanını verdi. Mustafa Kemal Paşa artık padişah yaveriydi, 19 Mayıs’da Samsun’a çıktıktan sonra Kurtuluş Savaşı boyunca padişahın yaveri olması sebebiyle de çevresinde insanlar toplanıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı sırasında, düşmanı Anadolu’ya sokmayarak bu hattı ulusal sınırlar olarak kabul edecekti.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Adana’ya gelerek Liman Von Sanders’ten Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nı devralmıştır. Devir teslim töreni sırasında bir ara Von Sanders, “Bizim için her şey bitti!” deyince Mustafa Kemal Paşa, “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir, fakat bizi ilgilendiren savaş, istiklal savaşımız şimdi başlıyor!” demiştir. Atatürk’ün 31 Ekim 1918’de Alman generalin gözlerinin içine bakarak söylediği bu sözler, kafasındaki direniş düşüncesinin en önemli kanıtıdır.

Mustafa Kemal Paşa, Suriye cephesinden dönerken, Haliç’de demirleyen düşman donanmasını gördüğünde, o meşhur sözünü çevresindekilere demişti; ‘‘Geldikleri gibi giderler!’’  Mustafa Kemal, İstanbul’da siyasi tüm çözümleri sonuna kadar zorlayarak işgale dur demeye çalıştı. Sadrazam ve padişah ile görüşerek Harbiye Nazırı olmaya çalıştı, olmadı. İşgal karşıtı bir hükümetin kurulmasını denedi, bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı. Çözümü, Türk halkının elinde aramasını biliyordu, öyle de yapacaktı bir şekilde Anadolu’ya geçip orada bu işgale dur demeye çalışacaktı.

Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa, tüm İtilaf Kuvvetlerinin yakından tanıdığı bir kişilikti. I. Dünya Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa, önce, namını kazandığı Çanakkale Cephesi’nde daha sonra Doğu Cephesi’nde Ruslara karşı ve en sonda Filistin Cephesi’nde Türk Ordusu’na kumandanlık etmiş ve hepsinde de düşmana karşı galip gelmiştir. Yani Türk milleti gibi düşman da Mustafa Kemal Paşa’yı yakından tanıyordu.

15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktı, gazeteci Hasan Tahsin’in tek kurşunla Yunan bayraktarını indirmesi dışında Yunan ordusu hiçbir direniş ile karşılaşmadan İzmir’i işgal etti. İzmir’in işgali demek, Anadolu’nun da Balkanlar gibi Türk toprağı olmaktan çıkması demekti.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan bir şey yapılamayacağına daha önceden karar vermişti. Anadolu’ya geçmenin çarelerini arıyordu. 9. Ordu Müfettişi olarak İzmir’in işgalinden bir gün sonra hemen 16 Mayıs’da İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıktı. Olağanüstü yetkilerle donatılan Mustafa Kemal, bölgedeki tüm mülki ve askeri birliklere emir verebilecekti. Görünen görevi, Karadeniz’de Rum çetelere karşı silahlanan Türk halkının elindekini silahlarını toplamak ve İstanbul’a itaat eden bir tebaa oluşturmaktı.

Samsun’dan sonra tüm Anadolu’yu gezmeye başladı. Ordusu dağıtılan Türk ordusundan bir ordu kuracak, parası olmayan bir milletle fabrikalar kuracak, okuma yazma bilmeyen bu halka okuma yazmayı öğretecek, tam bağımsız bir ulusa bir cumhuriyet hediye edecekti.

Sultan Vahdettin, bir süre sonra onu İtilaf Devletlerin baskısıyla İstanbul’a geri çağırdı. O, ise çok sevdiği üniformasını üstünden çıkardı ve askerlikten istifa ettiğini, İstanbul’a telgrafla bildirdi, resmen asi oldu.

Erzurum (23 Temmuz-7 Ağustos)  ve Sivas kongreleri (4-11 Eylül) ile tüm Dünya’ya bildirdi ki: ‘‘Vatanın ve milleti selametini yine milletin azim ve kararı kurtaracak.” Parola: Siyasi ve ekonomik tam bağımsızlıktı.’’ Buna yakın çevresi dahil kimse inanmıyordu, bu zafere bu halkla bu imkanlarla kazanılacağına en baştan beri inanan tek bir kişi vardı o da Mustafa Kemal Paşa!

Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı’ya göre, Atatürk bir Millî Mücadele gerçeğidir: ”Her cemiyet fevkalede buhranlı zamanlarda, ferdi şuur ve iradeleri bir tek gaye ve menfaat etrafında toplayan bir tesanüt(dayanışma) duygusu ile hareket etmek zaruretini duyar. Bu cemiyetin kendi kendini savunma ihtiyacının bir sonucudur. Böyle bir tesanüt zarureti çok defa enerjisi, bilgisi, ileri görüşü, sevk ve idare kabiliyeti ile temayüz eden bir şahsiyette sembolleşir: Türk milleti de o kara günlerinde millî şuur ve iradesinin sembolünü Mustafa Kemal Paşa’da bulmuş, millî istiklal ve hakimiyet mücadelesinde kaderinin onun kudretli ellerinde tevdi etmiştir.”

27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelecek olan Mustafa Kemal Paşa, 21-22 Aralık 1919’da, Çelebi Cemalettin Efendi ile Hacı Bektaş’a görüşmeye ve ondan Kurtuluş Savaşı için destek almaya gelirler. Bektaşiler, Paşa’ya 3000 altın vererek Kurtuluş Savaşı’na destek olurlar. Çelebi Efendi, ‘‘Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz?” diye sordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine, “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri” diye yanıtlar.

Mustafa Kemal Paşa’nın aklında daha ilk baştan beri gerçekleştireceği devrimler ve tüm siyasi ve askeri eylemler aklındadır. Mazhar Müfit’e (Kansu) bunu 5 adımda şöyle dikte ettirir ve bu yazdıklarının aralarında kalmasını rica eder: ‘‘1. Zaferden sonra, hükümet şekli Cumhuriyet olacak. 2. Padişah ve hanedan hakkında gereken işlem yapılacak. 3. Kadınlarda çarşaf kaldırılacak. 4. Fes kaldırılacaktır, medeni memleketlerde olduğu gibi şapka giyilecek. 5. Latin harfleri kabul edilecektir.’’

Onun askeri dehasına bir örnek de Büyük Taarruz sırasında, İsmet ve Fevzi Paşalar dahil birçok arkadaş olacaktır. ‘‘15 gün sonra İzmir’deyiz!’’ der arkadaşlarına 24 Ağustos 1922’de. Türk Ordusu ise 14 gün sonra İzmir’e girdi ve arkadaşları Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın yanıldığını zannedip dayanamayıp sordular. Mustafa Kemal Paşa, ‘‘Bakınız yanılgı nereden geliyor. Sadece bir gün yanılmışım ama bu kusur bende değil düşmanda’’ diyerek bir espri yaptı. Üst düzey komutanların hepsi zaferden emindi, ancak bu kadar kısa sürede zaferin kazanılacağını Başbuğ Mustafa Kemal Paşa dışında kimse ummuyordu.

Adolf Hitler aslında, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını en iyi şu şekilde özetlemişti; ‘‘Mustafa Kemal; bir millet, bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır.’’ Bu ülkeyi düşman çizmesinden kurtaran erin ayağında pabuç, süvarinin belinde kılıç yokken kurtardı, oluk oluk kan döktü. Atatürk’ün kendisi de bir konuşmasında bunu belirtiyor: ‘‘Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lazım olanı yapmaya hazırız.’’

21-22 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Çelebi Cemalettin Efendi ile Hacı Bektaş’a görüşmeye ve ondan Kurtuluş Savaşı için destek almaya geldi. Bektaşiler, Paşa’ya 3000 altın vererek Kurtuluş Savaşı’na destek oldular. Çelebi Efendi, ‘‘Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz?’’ diye sordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine, ‘‘O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri’’ diye yanıtladı.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında sivil olarak, kendisinde hiçbir sivil ve ya askeri bir unvan bulunmazken, meclis başkanlığına seçildi. Dünya’daki tüm devrimleri inceleyiniz, ilk önce ordu başındaki bir asker zaferi kazanır daha sonra devrimi gerçekleştirmek için meclisin başına geçer ve bir askeri diktatörlük kurarken, Mustafa Kemal tam tersini gerçekleştirecek askeri bir diktatörlük değil, sivil bir halk egemenliği ile Türk ulusunun kendi kendisini yönetmesini sağlayacaktı.

Mahatma Ghandi: ‘‘Mustafa Kemal, İngilizleri yenene kadar, Tanrı’yı da İngiliz zannederdim.’’ diyor. Evet, bu savaş Mustafa Kemal ile sadece Türk milletini değil tüm Doğu Dünyasını kurtardı o ezilen ve sömürülen tüm ulusların ilham kaynağı oldu.

Cezayir’in Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nda Cezayirli gençler idama götürülürken, gömlek ceplerinde Mustafa Kemal’in resmi vardı, idam edilmeden önce Mustafa Kemal diye bağırıyorlardı. Onlar için bağımsızlık yolu Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, zaferden sonra, Lozan Barış Antlaşmasıyla, masada da kazandı. ‘‘Çok ızdırap çektik, çok kan döktük, bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz.’’ diye İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senediydi. Sevr Antlaşması böylece yırtılıp atılmıştır, Sevr maddesi Türkler için bir ölüm fermanıydı, o yüzden Mustafa Kemal Paşa Ya istiklal, ya ölüm! demişti.

6 Kasım 1923’te Türk birlikleri İstanbul’a girer. İstanbul’un, 600 yıllık Osmanlı’nın başkentini tek bir silah patlatmadan, tek damla kan dökmeden yeniden Türk toprağı yapan biridir, Mustafa Kemal Paşa.

29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan eden Gazi Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet’in neden 29 Ekim’de ilan edildiğini ise Fahrettin Altay Paşa’nın sorusu üzerine şöyle yanıtlayacaktı: ‘‘Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.” Atatürk bir an durdu, Fahrettin Paşa’ya baktı ve sonra elini masanın üzerine vurarak: “Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”

Mustafa Kemal Atatürk Türk Devrimi’ni kendisi şöyle özetliyor:

Uçurum kenarında yıkık bir ülke… türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… yıllarca süren savaş.., ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler… işte, Türk genel devriminin bir kısa deyimi…

Atatürk’ün CHP 4. Kurultay konuşması

9 Mayıs 1935

 

Mustafa Kemal Atatürk, General McArthur ile 1932 yılında yaptığı görüşmede şu sözleri kendisine söylüyor: ‘‘General bana göre Almanya millî hislerini kamçılayacak bir liderle, İngiltere ve Rusya hariç bütün Avrupa’yı işgal edebilecek bir orduyu kısa sürede kurabilir. Bu takdirde savaş 1940 civarında başlayabilir, Fransa kuvvetli bir ordu yaratamaz, İtalya’da ise Mussolini Sezar rolünü oynama hevesinde olacaktır. Avrupa devlet adamları önemli siyasi meseleleri egoizmden uzak ve iyi niyetle ele almazlarsa savaş felaketinin önüne geçilemeyecektir. Ayrıca, şunu da ekleyeyim, Avrupa’da vuku bulacak bir savaşın galibi ne İngiltere ne Almanya sadece Sovyet Rusya olacaktır.’’

Yine 1932 yılında Türkiye, Yunanistan davetiyle Cemiyet-i Akvam’a(Birleşmiş Milletler) üye oldu. Ne var bunda diyeceksiniz? Cemiyet-i Akvam yani bugünkü adıyla Birleşmiş Milletler, hiçbir ülkeyi davetle kabul etmez, gelen davetleri kabul eder. 3 yıl botunca Anadolu ovasında kovaladığımız, denize döktüğümüz Yunan, bizi bu cemiyete katılmamız için davet ediyor, Atatürk de şartları uygun görerek kabul ediyor.

Ben diktatör değilim, benim gücüm olduğunu söylüyorlar, evet bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine bağlayandır. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.

Mustafa Kemal Atatürk o kadar büyük bir siyasi dehadır ki, savaştığı tüm devletlerle Türk Cumhuriyeti’ni ilan ettikten sonra anlaşmalarla Türk ulusunu korumak için onları bir araya getirir ve Balkan Antantı’nı (1934) ve Sadabat Paktı‘nı (1937) imzalar.

UNESCO’nun, Atatürk’ün 1981 yılındaki 100. Doğum Yıldönümü dolayısıyla aldığı kararların dayandığı gerekçeler, Atatürk’ün “Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri” olmak evrensel niteliklerini ortaya koymakta ve dayandığı gerekçelerle, Atatürk’ü yetiştirmiş bir ulusun mensubu olarak, hepimize kıvanç vermektedir.

27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu’nun kararında:

“UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış iş birliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılacağını hatırlatarak, UNESCO’nun ilgilendiği tüm alanlarda olağanüstü bir reformcu olduğunu göz önünde tutarak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğunu kabul ederek, dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmalarının olağanüstü bir örnek olduğunu ve tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak,eylemlerini her zaman barış uluslar arası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere, 1980 yılında yapılacak sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar verilmiştir.”

Atatürk’ün vasiyetnamesi 5 Eylül 1938 Pazartesi sabahı kendi el yazısıyla kaleme alınmıştır. Vasiyetnamesini yazdıktan bir gün sonra notere vermeyi uygun görmüştür. Bu işlem için Beyoğlu Taptaş Handaki İstanbul Altıncı Noter İsmail Kunter’i seçmiştir.

6 Eylül 1938’de, Doktor Neşet İrdelp, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ve Noter İsmail Kunter’in hazır bulunduğu ortamda Atatürk kapalı zarf içindeki vasiyetini Noter İsmail Kunter’e “Bu benim vasiyetimdir. İcap ettiği zaman lütfen kanuni muamelesini yaparsınız” diyerek vermiştir. Ayrıca konuyla ilgili olarak Noter İsmail Kunter, Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak, Dr. Neşet İrdelp ve Atatürk’ün imzaladığı bir tutanak düzenlenmiştir.

‘‘Malik olduğum bütün nukut(paralar) ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi C. H. Partisine atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

  1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
  2. Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gökçen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüz lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
  3. S. Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.
  4. Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
  5. İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
  6. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.

Dolmabahçe 05 – IX – 1938

Pazartesi

ATATÜRK”

Mustafa Kemal Atatürk gerçek bir askeri ve siyasi deha..

Bir ağaç için, bir ağacın kesilmemesi için koskoca bir köşkü yerinden taşıtan bir çevreci,

Kurtuluş Savaşı sıradan cehaletle savaşımız, düşmanla savaşımızdan daha önemsiz değil diyerek eğitim kongresi düzenleyen bir eğitim neferi,

Türk kadınına İslamiyet’ten önceki değerini geri veren kadın hakları savunucusu, yaptığı devrimlerle Osmanlı’nın Düvel-i Muazzama(Büyük Devletler) dediği, Britanya İmparatorluğu’nu İstanbul’dan kovan bir diplomat,

Sovyetlerin 3 nesil(70 yıl) sonra yıkılacağını öngören üstün kişi,

Vatan savunması dışında savaşın bir cinayet olduğunu söyleyen bir Başbuğ,

Çocuklara bayram hediye eden dünyadaki tek önder,

Başöğretmen unvanını sahip tek önder,

Anadolu ovasında yendiği, ‘‘Büyük Yunanistan’’ rüyasını bozduğu Yunanistan Başbakanı Venizelos’u her 29 Ekim’de Atina’daki Türk konsolosluğuna götürerek resmi karşısında saygı duruşunda bulunduran bir deha Atatürk.

Düşmanlarını bile ölümünün arkasında hakkını verdiği büyük bir insan, “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktüğü içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.”

Winston Churchill

İngiltere Başbakanı

(Tan, 18 Aralık 1938)

Atatürk’ün resmi vasiyetini okudunuz ve Çanakkale’de mağlup ettiği dünya önderlerinden birinin arkasından söylediği sözleri okudunuz. Bu vasiyet yerine de getirilmiştir, bir de gayrı-resmi vasiyeti olarak Türk gençliğine 20 Ekim 1927’de Gençliğe Hitabe’de bizlere seslenerek en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bizlere miras bırakarak onu nasıl koruyacağımızı göstermiş bulunmaktadır. Küba’da tek kişinin heykeli vardır o da Mustafa Kemal Atatürk, Fidel Castro: ‘‘Biz devrimci olarak onu örnek alıyoruz.’’ derken,  İran Şahı Pehlevi’ye Türkiye ziyareti sırasında ‘‘Doğuda bir kolordu komutanın olarak emrinizdeyim.’’ dedirten biridir Mustafa Kemal Atatürk.

 

Dünya Önderi Mustafa Kemal Atatürk emin olsun ki, Türk gençleri olarak onun vasiyeti olan Cumhuriyet’i her ne pahasına olursa olsun koruyacağız, muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcut!

KAYNAKÇA

Çaycı Abdurrahman, ‘‘Gazi Mustafa Kemal Atatürk Millî Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi’’, Atatürk Araştırma Merkezi, 2002.

Çınar Özkan, ‘‘Bir Vatan İki Bozkurt’’, Kamer Yayınları, 2014.

Kocahanoğlu Osman Selim, ‘‘Ali Fuat Cebesoy’un Arşivinden Askeri ve Siyasi Belgeleri’’, Temel Yay., İstanbul, 2005.

Kubalı Hüseyin Nail, ‘‘Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşu ve Halen Mer’i Cumhuriyet Anayasası’’, Yeni Türkiye (Kolektif Eser), İstanbul, 1969.

Lord Kinross, ‘‘Atatürk’’, Altın Kitaplar, İstanbul, 1994.

Mustafa Kemal Paşa, 10 Ocak 1922’de Vakit Gazetesi’nde yayımlanan, Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin (Yalman)’a verdiği mülakatında kendi hayatını anlatmıştır.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III

Ulus Gazetesi, 21 Haziran 1935. Atatürk’ün Amerikalı gazeteci Gladis Baker’e verdiği röportaja erişebilirsiniz.

http://unesco.org.tr/dokumanlar/duyurular/10kasim2016.pdf Son erişim tarihi: 03.12.2016

Hacettepe Üniversitesi siyaset bilimi ve kamu yönetimi mezunuyum. Erken cumhuriyet dönemi, Jön Türkler, faşizm ve 2. Dünya Savaşı çalışma alanlarım. Daha önce de HEPAR'da aktif siyaset yaptım.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*